Ağustos 23, 2007

23 Numara: Alternatif Bakış Açısı

Dün gece bir film izledim, Numara 23 (The Number 23). Burada tartıştığımız konularla akrabalığı olduğu için bahsetmek istiyorum biraz. Filmi izleme niyeti olup da henüz izlememişler bundan sonrasını okumasa iyi olur. Filmden detaylıca bahsedeceğim çünkü.

Filmi izledim, sonra her zaman ki gibi ekşi sözlükteki yorumları okuyordum. Yorumlardan birinde, filmdeki iki farklı kadının aynı oyuncu olduğu yazıyordu. Birden şimşekler çakmaya başladı, zihnimde bağlantılar kuruldu. Kayıp Otoban(Lost Highway) diye bir film vardı. Filmin karışık olay örgüsü bir yana, orada da seksi kadın ve mazbut aile kadınının aynı oyuncuyu canlandırdığını biliyorum. Bunlar birleşince film sembolik düzlemde bambaşka bir hale dönüştü.

Öncelikle biraz konudan bahsedeyim. Walter isimli kardeşimiz, güzel bir karısı, sevimli bir çocuğu olan bir aile babasıdır. Sonra bir gün, karısı ona bir kitap hediye eder ve bütün hayatı değişir. Walter kitaba daldıkça hafiften sıyırmaya başlar. Kitapta kendini bulur, “aman Allahım aynı ben” . Yalnız tek sorun, kitaptaki kahramanın tam bir çizgi roman kahramanı olmasıdır. Karizmatik, seksi, güçlü, saksafon çalan, detektif. Süper seksi sevgilisini bıçakla kesmiş bir adam. Bizim köpekleri incitmeden yakalayan ezik Walter'la hiç ama hiç ilgisi olmayan bir adam.Film ilerledikçe öğreniriz ki, eskiden Walter o kişiymiş, kitap bir roman değil itirafnamesiymiş, kaza geçirip hafızasını kaybetmiş, sonra da bu hayata başlamışmış. Yok artık. Şahsen hiç inandırıcı bulmadığım öyküyü ben başka türlü anlatmak istiyorum.

Bir adam düşünün, güzel bir aile hayatı var, bir yandan da güçlü gölgesi adamı rahatsız etmekte. Gölge(shadow) kendini adamın bastırılmış hayatı içinde ifade edemez. Kimi insan içindeki şiddet ve şehvetle baş etmek için porno izler, bizim adamsa tüm fantezilerini kâğıda döker. Kendini kahramanlaştırarak, yaşamak istediği şiddetli, pis, sado-mazo ilişkiyi öyküleştirerek kendi hayatının karanlık yönünü kontrol etmeye çalışır. Kitapta anlatılanlar gerçek değildir. Esmer seksi sevgilisiyle sevişme sahneleri, yatağa bağlamalar, bıçak, karizmatik detektif, bütün bunlar Walter’ın fantezi dünyasına aittir. Walter’ın bir yanıyla olmak istediği kişidir yazdığı adam.

Tabi bu tür şeyler asla gizli kalmaz. Adam kâbuslar görür. karısı yazdıklarını bulur ve adama verir. Bunu kocasının izlediği filmleri bulan ve şok geçiren bir kadının tepkisi olarak düşünebiliriz. Kitabı kocasına verir ve yüzleşme bekler. Aslında kadının bilinçsizce arzuladığı şey adamda sezdiği ama tanımlayamadığı ikincil kişilikle tanışmaktır. Adam bir yazardır, kadın yazar olmak istemektedir. Kadının gölgesi adamla temasa geçme niyetindedir. Kadın adeta sembolik olarak “bana anlatabilirsin, bende de var o gölgeden, beni de dahil et” demektedir.

Kitap ilerledikçe adamın bilinçdışı arzuları gündelik hayatını kâbusa çevirmeye başlar. (Bakınız Jung, gölgenle yüzleşmezsen gölgen seni kontrol eder) Filmin sonlarında adam kitabın yazarı olduğunu kabullenir. Gölgesinin yarattığı gerçekliği, şehvetle sevdiği kadını (Karısıdır zaten. Walter romantik bir adamdır) gündelik hayatında kabullenir. Evet der, ben yazdım bunları. Hepsi benim.

Karısı Walter’in karanlık yüzüyle tanışır(Amacına ulaşır). Bir mucize olur. Karısı Walter’ı o haliyle sever, sevmeyi bırakmaz. Walter gölgesinin suçlarını kabul eder. Tüm dünyadan ve karısından özür diler, kendisine uygun görülen cezayı efendice çekmeye başlar. Bu noktada, Walter gölgesinden kurtulmuş ve tamamen bilinciyle özdeşleşmiş gibidir. Ancak unuttuğu bir nokta vardır. Gölgeyle yüzleşmek ilk adımdır. Kişinin onunla beraber yaşamayı öğrenmesi, arada duymak istemediği sözleri dinlemesi de gerekir.


Son dakika golünde (saatin 2:yi 3 geçmesi) o meşum sayıyı tekrar görünce gölgenin orda olduğunu ve kendisini bırakmayacağını anlar.

Lanet olarak adlandırdığımız şey asla dışarıda değildir. O içimizdedir ve hayatımızı sürdürmek için beraber yaşamanın bir yolunu bulmak zorundayız.

Selamlar


Not: Şu hayatta hepimizin evlenip, çoluk çocuğa karışıp mutlu olduğu halde, "bir zamanlar fırtınalar estirirdim" öyküleri anlatan bir arkadaşı vardır.

Ağustos 21, 2007

Sığınaklar Aramak Kederli Şarkılarda


In from the coast, riding like the wind and racing the moon,
Shadows on the road, dancing and a-weaving like a crazy fool.
A horseman is coming, death in his heart, for a rendez-vous,
And where the traveller goes, nobody knows,
Where the traveller goes, nobody knows....

A candle in the night, fear on every face when he goes inside
(Maybe he's on the run?)
Get back from the bar! A stranger in town is a dangerous sight
(Maybe he's got a gun?)
"Bring a bottle of whisky, landlord, I wanna talk for a while."
And where the traveller goes, a cold wind blows,
Oh, where the traveller goes, a cold wind blows....

(The Traveller – Chris De Burgh - Aksu kumaş müziği)

Müzik bazen bizi hazırlıksız yakalar. Bir işle meşgulken, moraliniz gayet iyiyken, yolda giderken, biriyle buluşurken… Radyoda, şarkı listesinde, müzik setinde, televizyonda aniden çalar, takılır zihninize ve orada kalır. Sonra o şarkı o dönemle, o sırada yediğimiz yemekle, aldığımız kokuyla dinlediğimiz insanla eşleşir. Otomatik süreç başlar, şarkı çalar, siz dalarsınız.

Sonra, zaman geçer; şarkının üzerine ilk sinen kokular uçar. Siz aynı şarkıyı tekrar keşfedersiniz. Bu defa yeni anlamlarla bezenir şarkı, yeni dönem gelir yerleşir kalbine. Eskisinin bir izi vardır, yeni sonuna eklenmiş ve anlamları güçlendirmiştir. Tekrarlanır, üçüncü, beşinci anlamlar yüklenir üzerine. Büyük bir aşkla evlenmişsinizdir belki, çok acılar çekmişsinizdir, o dönem şarkılarında ağlamışsınızdır. Zaman geçer o şarkılarda çocuklarınız dans eder, aptala dönersiniz bir an. İki zaman üst üste binmiş gibidir. Eski zamanlar dün gibi ortadadır, oyun oynayan çocuğunuzun anı yan yanadır. Şaşalarsınız. Zaman geçer çocuk büyür, âşık olur ve sevgilisiyle bilmeden sizin o acılar içinde dinlediğiniz şarkıları dinlediklerine şahit olursunuz.

Annemlerin ağlayarak izledikleri “love story” bizim ortaokul pilav gününde çalardı ve biz dans ederdik. Bir yanda on yedi yaşında ölen kız, sonuna kadar drama, bir yanda ortaokulda paldır küldür ve acemice dans eden veletler.

Bir de zamanlar üstü şarkılar vardır. Onları ne bir döneme, ne de birine armağan etmek istemeyiz. Kıskançça kendimize saklarız, kendimizin yaparız. Ömür boyu hiçbir dönemi hatırlamadan dinlemek isteriz. Sonsuzluğa saklarız. Her zaman taze, her zaman ilk defa dinliyormuş gibi. Çağrışımsız şarkılarımızdan kaset yaparız.

Lise biyoloji öğretmenim ders çalışırken çağrışımlı şarkıları dinlememi yasaklamıştı. Çağrışımlı şarkılar insanın ruh halini değiştirme konusunda en iddialı ilaçlardan daha etkilidirler. Dikkat etmek lazım. Bazı şarkıların üzerine evde dinlemeyiniz yazmak lazım. Bazı şarkıları dinledikten sonra araç kullanmayı yasaklamak lazım. Zor işler. Allah tüm şarkı dinleyip hüzünlenenlere yardım etsin.


There is something in his eyes, something in his hands,
You can almost smell his revenge!
And whoever he is after, it will be disaster:
This man is gonna take him to the very end....

Well, the landlord he trembled, staring at a face he'd seen somewhere before.
(You laid him in the ground)
Suddenly remembers a killing, yes, a murder, many years before.
('Twas you that shot him down)
He said to a boy: "Saddle me the black, I'll meet you down below.
With this man I must talk, yes with this traveller I'll go,
With this man I must talk, yes with him I must go."

There is something in his eyes, something in his hands,
I can almost smell his revenge!
And it's me that he's after, it will be disaster:
This man is gonna take me to the very end....

And they were never seen again!
Chris De Burgh- The Traveller

Ağustos 20, 2007

Acıklı şarkılar ve çekim yasası


Lying in my plasic bed,
thinkin' how things were so cool to me
My baby likes to shoot pool
I like lying naked in my bedroom

Tying on the dinosaur
tonight it used to be so cool

Now I've got the needle
and I can't bleed, but I can't breathe.
Take it away and I want more and more
One day I'm gonna lose the war
Sublime - Pool Shark


Herşey biraz önce şarkı listemde çok acıklı şarkıların arka arkaya çalmasıyla başladı. Moralim düştü, enerjim uçtu. Çekildim, depresif düşünceler sardı zihnimi. Ve o kadar zevkli ki. Üzücü şarkılar dinleyip yok yere acılar hayal etmekte sapıkça tatlar var. Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar ya da I miss the confort in being sad / Üzgünlüğün rahatlığı özledim.

Arabesk nedir? Bence insanın dayanılmaz acılarla karşılaşmış gibi yaptığı bir ruh halidir. Gerçekte acı filan olması gerekmiyor, hatta ne kadar az acı, o kadar çok arabesk. Siz bir acı bulun ve hayal edin yeter.

Efkarlanma geleneğimiz var. Dertliyle dertlenme, derdini paylaşırken yakınlaşma. Her mutlu, eğlenceli filmimizin sonunda yönetmenin/senaristin acımasızca yüreklerimizi cızz ettirecek bir acılı son koymasında bir bilgelik olmalı. Bizler toplumcanak bunu çekmiş olmalıyız. Acıklı filmlerle, şarkılarla duygulanarak bunları isteyen biz olmalıyız. Komedi filmlerinden ağlayarak çıkıyoruz. Düğünlerimizde ayrılık şarkıları çalar. İnsanlar danseder.

Çok gülme, çok ağlarsın. Acaba başımıza iyi şeyler geleceğinden korkuyor olabilir miyiz?

Çekim yasasına göre tamamen yanlış yoldayız. Bu şekilde daha çok tasa, dert çekeriz.

Bence hüzünlü şarkılar dinleyip hüzünlenmek illa ki hüznü çektiğimiz anlamına gelmiyor. Üzülüyoruz, acı çekiyoruz ama bir yandan da içi boş. Boş yere çektiğimizi biliyoruz. Büyük acılar karşısında metanetliyiz. Sonra bir şarkı çalsın, beş dakika önce gayet iyiyken birden çok üzücü şarkılar dinleyip ağlayalım bölümü başlıyor. Önce eğlendik, şimdi filmin ikinci kısmı geldi. Acıklı sona hazırlanın şarkıları başlıyor.

Bunu tersine çevirmek için şunu yapıyorum:

  • Hüzünlü şarkıyı dinleyip hüzünleniyorum. Tadını çıkarıyorum. Umarızca ve edepsizce üzülüyorum boş yere. Negatifimi yaşıyorum.
  • Sonra bırakıyorum. Hüzün ve üzüntü üstümden akıp geçiyor.
  • Neşeli ve enerjik bir şarkıya geçiyorum.
  • Eskisinden daha yükseğe zıplıyorum.

Filmleri tersine çeviriyorum. Sonlar neşeli ve eğlenceli olsun artık.


Find a beautiful old street
Not rushing through this time
In a bar where a fat lady reigns supreme
Come in and drink with a false name
In circus clothes forget their pain
They are the zombie bodies
Caught in the glow of the TV screen
Just forget it?
Goran Bregovic- TV Screen

Ağustos 15, 2007

Sigarayı bırakmanın zor yanı: Sigara İçmeyenler


Sigarayı bırakmanın zor yanlarından biri de şu: Sigara içmeyenler. Düşünün. Bir anda sigara içenlerden, bırakanlara transfer oluyorsunuz. İçmeyenlerin cephesine katılıyorsunuz. “Davayı satmak” gibi, döneklik gibi, evlenip de kahveye gitmeyi bırakmak gibi, eski sigara arkadaşlarınızla sigaraya çıkmamak gibi bir şey. İnsan kendini satıcı hissediyor.

Bir de uzunca bir süre, sigara içmeyenler ailesinden bir kısım insana sinir olmuşsunuz. Ateşli polemiklere girmişsiniz. Sonra hadi diyelim sigarayı bıraktınız. Orda duracak mısınız? E, siz içkiyi de bırakırsınız o zaman. Bir de bitki çayları içip, spor yapın bari. Bir anda sağlıksız yaşarım, bana bir şey olmazdan sağlıklı yaşam haydi hop, neşeli ol ki genç kalasın durumuna geçiş yap. Olacak iş mi.

Sonraaa bir de eskiden sinir olduğunuz ama şimdi mecburen aynı taraftaymışsınız gibi durduğunuz sigara içmeyenler var. Yanlış anlaşılmasın. Sigara içmeyen insanlara saygım var. Eminim ki çoğu bu durumu kendine çok da dert etmemiş kendi halinde insanlar. Ben açık havada sigara yaktığınız halde ve onlar sizin yanınıza geldiği halde yüzünü buruşturan, durduk yerde gerilim çıkaran, kavgacı kesimden bahsediyorum. Yanlış anlama olmasın, mutlaka sigara içenler cephesinden son derece saygısız, insanın suratına duman üfleyen, aldırış etmez insanlar var. Onları kınıyoruz. Ancak sigara içmeyenler cephesinden de bizi deliye çeviren bir kesim var ki onlara katılma fikri insanı çok rahatsız ediyor.

Öncelikle bugün fark ettiğim bir konu var. Bu sinirli içmeyenler grubu, ya da benzer bir şekilde ölesiye sigarayı savunanlar grubu aslında sigaradan oldukça bağımsız olarak bu haldeler. Sigara içmek ya da içmemek kişiliklerine yapıştırılmış bir eklenti. Bu özellikleriyle gurur duyan insanlar. Ama garip olan şu ki, insan nasıl olur da yapmadığı bir şeyle gururlanır?

Sigara içmemek (hiç içmemiş olmak) kişinin hiçbir şey yapmadığı halde kendini başarılı hissedebileceği bir alandır.


Çok zen değil mi? Hiç bir şey yapmadığın halde gururlanabiliyorsun. Bu hiç içki içmeyenler ve kumar oynamayanlar için de geçerli. (Öte yandan diyet yapanlar ya da seksten bilinçli olarak uzak duranlar farklı. Açlık ve cinsellik içgüdüsel istekler. Bunlara karşı gelmek bir çabadır.) Hâlbuki hiç sigara içmemiş insanda böyle bir arzu zaten yoktur. Buna karşı gelmiş olmak bir anlama gelmiyor. Anne babalar “evladım hiç içmedin değil mi sigara, aferin çocuğum” derler. Bu sözlerde bir başarı tınısı hissedilebilir. Sigara içmemiş olmak belirli bir sosyal çevre baskısına direnme anlamında ise belki bir süreliğine başarı olmuştur. Bütün arkadaşlarınız içiyordur, sizin de zorla ağzınıza varyemez amca misali doldurup iç şunu diye tehdit etmişlerdir, siz de hayıırr hayır içmeyeceğimmm diye kaçarak uzaklaşmışsınızdır. Bilemiyorum.

Sigara Karşıtı Militanlar
    Sigara içmeyenlerin bir bölümü (A grubu diyelim bunlara) sigara içmedikleri için kendilerini başarılı sayar, bununla gurur duyarlar. Sigara içenleri acımasızca aşağılarlar. Her fırsatta sigara konusunda dalaşmaktan çekinmezler. İçenlere yüklenirler. Pasif içiciliğin zararlarını abartırlar.Bu grubun bir alt grubu A-1lerin bu konuda haklı sebepleri vardır. Sigara yüzünden bir yakını kaybetmiş, ciddi zarara uğramış olabilirler. (Onlara sigara içenler de anlayış gösterir.) Bir diğer alt grup A-2ler ise bunu kişisel bir dışavurum olarak yapar. Sigara içmeme durumu sanki kişiliklerine daha sonra eklenmiş bir özelliktir ve bunu savunmak adına savaşırlar. Sigara içenleri kırmak ya da sigara içenlere nezaketsizlik etmek gibi kaygılara kapılmazlar. Tahminimce bu gruptaki insanlar hasbelkader sigara içselerdi, içme durumunu da aynı tutku ve üslup ile savunacaklardı.

    Nazik Sigara Karşıtları: Pasif Direnişçiler

    Bunun dışında çok rahat ve mutlu sigara içmeyenler de vardır. Sigara içmemişlerdir, içmeyi düşünmemişlerdir. Belki bir tadına bakmışlar, sevmemişlerdir. Sigara içen arkadaşlarını severler ve dışlamazlar. Rahatsız oldukları durumlarda bile duygudaşlık kurabilirler. Sitemlerini nadiren dile getirirler. Bunları sigara içenleri seven sigara içmeyenler diyebiliriz. Bu insanlar sevdikleri sigarayı bıraksın çok isterler ama ısrarcı olmazlar. Tiryakinin özgürlük alanına saygılıdırlar, naziktirler. İnsan sırf onlar mutlu olsun diye, sırf onların nezaketi karşısında ezildiğinden bırakmak ister.

    "Ne Buluyorsun Anlamıyorum"cular

    Bu insanlar çok sevimlidir aslında. Hani sigaranın keyfini bir anlasa, sanki anında oturup sizinle tüttürmeye başlayacaktır. Bundan alınan zevki bir türlü kabul edemez. Kabul etmediği için bırakmanız için ısrarcıdır. Ne yapsanız onun gözünde hedonist, bencil, ve irrasyonel olmaktan çıkamazsınız.

    Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Eğer bildiğiniz varsa ya da benzer deneyimler geçirdiyseniz yazın, listemize ekleyelim.

    Sigarayı şak diye kesmek

    Bugün internette dolanırken bir yazı dikkatimi çekti. (http://www.realage.com.tr/tr/realagehaberdetay.asp?hid=25783)

    Özetle diyor ki, önceden tarih belirlemelere, planlamalara girmeyin. Şak diye bırakanlar daha başarılı oluyor. Benim bırakma serüvenim yazıda anlatılanlara benziyor. O nedenle bana yakın geldi.

    Karar nasıl geliyor?


    Karar zamanı geldiğinde kendi kendine oluşuyor.

    Bir süre bırakma fikri aklınıza geliyor. Uzak bir gelecekte, belki birkaç sene sonra. Belki otuza girdiğimde, belki kırka. Zararlar malum. Uzun vadeli zararları biliyoruz, kısa vadeli olanları çekiyoruz. (Sinüzit, koku, öksürük, solunum yolları problemleri...)

    Sonra kendimizi sigarasız düşünüyoruz. “Olur mu canım” dan, “neden olmasın aslında”ya geçiyoruz.

    Koku biraz rahatsız etmeye başlıyor. Koku ve bağımlılık.

    “Bunu içerken gerçekten keyif aldım mı?” sorgulamaları.

    Sonra bir gün, bugün bıraksam mı acaba… Denesem mi acaba?

    Bir tetikleyici ihtiyacı.

    Babam ağır bir nezle geçirmiş, nezle esnasında içmemiş. Sonra da bakalım ne kadar içmiyorum diye saymaya başlamış. (Yirmi yıldan fazla oldu)

    Yılbaşında annemlere gitmiştim. Dedemin yanında hiçbirimiz içmiyoruz. Kaçak içmekten keyif almıyorum. Baktım ki içmiyorum. Zaten zor olan kısım ilk üç gün. İçmemeye devam ettim ve bıraktım.

    Bir arkadaşım, otuz yaşıma geldim, fırsat bu fırsat dedi. Ve bıraktı.

    Kasmayın, planlamayın, suçlu hissetmeyin. Size para harcatmak isterler, boşverin.

    Nasılsa zamanı geldiğinde bırakacaksınız. O zamana kadar keyifle tüttürün.

    Ağustos 13, 2007

    Kader Diyemezsin Sen Kendin Seçtin



    Bir kaç gündür hayata geliş sıramızın karakterimiz üzerindeki belirleyiciliğinden bahsettik. Ne kadar muhafazakar, ne kadar liberaliz bunlar da ailede bize verilen rollere bağlı. Oyun siz doğmadan kurulmuştu, sizin gelişinizle pekişti.
    Ancak bunu değiştirmenin yolları var. Ailede devrim yaratmak için

    • Senaryoyu anlayın

    Öncelikle hikayeyi düzgün okumak zorundayız. Evde sizin rolünüz nedir, kardeşin görevi nedir belirleyin. Sorumluluk sahibi olan, daha aldırmaz olan, bakkala giden, erken kalkan, geç kalkan, evin süslüsü, sportifi...

    • Tersine çevirin
    Bir sonraki tatilde eve gittiğinizde daha önce her ne yapıyorduysanız tersini yapın. Müsrife çıkmışsa adınız, birikimlerinizden bahsedin. En geç siz kalkıyorsanız, en erken siz kalkın ve kahvaltıyı hazırlayın. Direneceklerdir. Oyun çok uzun zamandır sürmekte olduğu için kimse bir günde değişmesini beklemez. Eğer hep geç kalkan biriyseniz ve bu defa erken kalkarsanız geçmiş yıllardaki geç kalkışlarınız anlatılır. Bu hiç değişmeyecek diye moraliniz bozulmasın. Direnç normaldir.

    • Etiketleri yorumlayın
    Size takılmış isimleri alt alta yazın. Burda iki taktik var. Aile denilen kurum bütün yakın ilişkiler gibi sizin hakkınızda çok fazla şey bilmektedir. Bütün düğmelerinizi bilir, istediğinde takır takır basar yürür. Siz deliredurun. Bu onların gücüdür. (Sizin de) Öncelikli çabalarınız bu düğmelerin etkisini azaltmayı hedeflemeli. En güzel yöntem gülmek. Sahiplenmek, abartmak, beterini söylemek. Şakaya vurmak. Sinirlenmediğiniz noktada kontrol edilmez olursunuz. Oyunun keyfi kaçar.

    • Baştan yazın
    Aynı etiketlemenin kurbanlarını savunun. Onların oyununu bozun. Karşıt örnekler gösterin, kafa karıştırın. Kendi sıfatlarınızı kendiniz seçin, gerekirse ispatlayın. (Uç noktada sizi sinir eden bir etikete karşı taraftan örnek bulma yoluna gidebilirsiniz, ama geri tepme ihtimali yüksekti

    • Anlamaya çalışın
    Empati kurun. Ailenin günah keçisiyseniz eğer kimin günahı bu bunu bulmak lazım. Genelde insanlar kendilerinde sevmedikleri yanları bunu taşıyabilecek bir başkasına yıkmak isterler. Bunu anladığınız anda duygularınızın yoğunluğu değişecektir. Çaresizliği göreceksiniz.
    • Hikayeyi değiştirin
    Kendi hikayenizi anlatın. Dinlemediklerinde tekrar başlayın. Siz hikayenize sahip çıkın. Kendinizi kendiniz tanımlayın. Kimseye bırakmayın. Başkalarını değiştirmemiz mümkün değildir. Herkesin kendi yolu var.

    Biz kendimizi yaratacağız. Ne istiyorsak o olacağız. Hayalimizi tanımlayacağız ve kimsenin yolumuza çıkmasına müsade etmeyeceğiz. Doğduğumuz koşulları biz seçmiş olmayabiliriz, ancak buna uymayı ve değiştirmemeyi biz seçtik. Şimdi hayalleri gerçeğe dönüştürme zamanı. Hareket zamanı.

    Ağustos 12, 2007

    Hayat: Seçimler ve Çekimler (II)


    Bir önceki yazımda "They fuck you up" isimli kitaptan bahsetmiştim. Bu yazımda devam etmek istiyorum.

    Kitapta ilginç pek çok nokta var. Bunlardan bir tanesi doğuş sıramızın bizi nasıl etkilediğine dair anlattıklarında. Çok fazla örneğini gördüğüm için bana mantıklı geliyor. Hiç dikkat ettiniz mi, ilk doğanlarda genelde bir ortak yön vardır. Son doğanlar farklıdır, daha deneyseldir. Onlarla iyi geçiniriz. İlk çocuklar bizde rekabet duygusu uyandırır. Heroes dizisinde en açık örneğini izlemişizdir. (Petrelli ailesi. )

    Kitap diyor ki, doğuş sıramız, ilk miyiz, son muyuz bizi farklı stratejilere yöneltir. Küçükken anne ve babamızın ilgisini çekmek için bulduğumuz yollardır bunlar. İlk çocuksak sevgiyi almanın en kolay yolu işbirliğidir. Anne ya da baba birini seçip onun yolundan gittik miydi tamamdır. En azından birinin ilgisi garantidir. Genelde anne ya da babanın başaramadığı şeyler büyük çocuğa yıkılır. Bu sebeple ailenin başarısının bedeli ilk çocuktan beklenir. Garip, çalışır da çalışır artık. Son çocuksa farklıdır. Birincinin rolü belli olduğu için farklı bir role bürünmelidir son doğan. Birincinin kapmadığı ebeveyni alır. Farklılıklara açık olur, yeni şeyler denir. Beklentiler birinciye yığıldığı için, son çocuk arada kaynayıp daha özgür ve daha mutlu olur. Ondan o kadar çok şey beklenmez. Daha iyi huyludur, daha sosyaldir.

    İlk çocuklar

    *İlk çocuklar son çocuklara kıyasla daha güvenli, iddalı, rekabetçi ve dominanttılar.
    *Liderdirler, başbakan olabilirler.
    *Anne ve babanın otoritesine boyun eğerler.Onların değerlerini kendi değerleri olarak benimserler.
    *Kariyerlerinde başarılı, okulda iyidirler.
    *Hayatta geldikleri yerle ilgili olarak kaygı duyarlar.
    *Duygusal hayatlarında keskindirler. Üzüntülerle başa çıkarlar.
    *Hırçındırlar, çabuk öfkelenirler.
    *Riskli ve tehlikeli sporlardan hoşlanmazlar.
    *Yüzme, tenis, golf gibi bire bir temas istemeyen sporları tercih ederler.

    Son Doğanlar

    *İlklere göre daha az özgüven sahibidirler.
    *Daha özverilidirler.
    *Daha çok empati kurarlar.
    *Küçüklüklerinde diğer çocuklarla daha iyi anlaşırlar. kuralları daha az takarlar.
    *Öfke ve intikamla işleri olmaz.
    *Sosyaldirler. kolay kaynaşırsınız.
    *Deneyime açıktırlar.
    *Asi ve devrimcidirler.
    *Riski, macerayı severler.

    Heroes izleyenler Nathan ve Peter arasındaki farkları hatırlayacaklardır. Nathan başkan olabilir, ama dünyayı Peter kurtaracaktır. Nathan uçabilir, Peter'da empatinin son noktası vardır. Nathan daha özgüvenli, Peter daha sorgulaycıdır. Nathan her zaman otoriteden yana, Peter asidir.

    (devam edecek)

    Hayat: Seçimler ve Çekimler (I)


    Seçimlerde kime oy verdiğinizden, en son kime çekildiğinize kadar bütün kararlarınızda belirleyici olan nedir? Nasıl karar veriyorsunuz? Kişiliğiniz nerden gelir? Siz siz misiniz gerçekten? Hayatımız hikaye mi?


    İnsan en iyi kendi ailesini bilir. İnsan kendi ailesini ve geçmişini sırtında taşır.(Her insan aynı derecede taşımaz) Bir başka insanla yakın ilişki halindeyken, o insanın içine geçtikçe, onun alanını tanıdıkça fiziksel ve duygusal olarak onun ailesiyle de bir görüşme, bir konuşma, bir diyalog başlatmak zorunda kalırız. Biz kendi hikayemizi biliriz. Hikaye olduğunu bilmeyiz yalnızca. Vakti zamanında elimize tutuşturulmuş olan metinden habersiz takılırız.Yaşadığımız şeyi gerçeklik olarak adlandırır ve diğer bütün bahaneler çökene kadar aslanlar gibi savunuruz. Allahtan sonsuza kadar dayanamayız ve oturup bir çözümleme yapma durumunda kendimizin ve başkalarının hikayelerini yanyana koyup şair burda ne demek istemiş acaba sorgulamalarına geri döneriz.



    Dur bakalım hele neymiş sorgulamalarımda bir kitap bana yardımcı oldu."They fuck you up: how to survive family life". Yazan Oliver James. Kitap Philip Larkinin meşhur This Be The Verse* şiiriyle açılıyor ve yazarın kendi hikayesini de içeriyor. İsmine aldanıp çok saldırgan olduğunu düşünmeyin. Kitabın ana fikri, genlere çok fazla takılmayın, bizi biz yapan öncelikle yetiştiğimiz ortamdır diye özetlenebilir.



    Diyor ki James bey, öncelikle ailenizin tiyatro oyununda size verilmiş rolü bir görmeye çalışın. Sanki birisi geldi ve aile bireylerinin hepsine birer rol dağıttı. Bu rolde önemli olanlar, cinsiyetiniz, ailede kaçıncı sırada doğmuş olduğunuz, (anneni mi çok seviyorsun babanı mı?) evde kimin favori çocuk olduğu, kimin deha, kimin çirkin ördek yavrusu olduğu.


    Bütün bunlar sonradan alacağınız eğitimden, okullardan, karşılaşacağınız insanlardan çok daha önemli diyor. Temel ailede. Diyor ki geçmişinizi iyice bir düşünün. Şunlara bir bakın.

    * Cinsiyet

    * Ailedeki pozisyonunuz

    * Ebeveynlerinizin mesleki ve akademik kariyerinize dair özlemleri

    * Favori miydiniz, çirkin ördek mi?

    * Geçmişin bugüne yansıması

    (devam edecek)



    This Be The Verse

    They fuck you up, your mum and dad.
    They may not mean to, but they do.
    They fill you with the faults they had
    And add some extra, just for you.

    But they were fucked up in their turn
    By fools in old-style hats and coats,
    Who half the time were soppy-stern
    And half at one another's throats.

    Man hands on misery to man.
    It deepens like a coastal shelf.
    Get out as early as you can,
    And don't have any kids yourself.

    Philip Larkin

    Ağustos 11, 2007

    Falcıların sırrı çözüldü: Gelecek ve çekim yasası


    Kahve falı baktırmayanımız var mı? Eminim Türkiye'de yaşan insanların çok büyük bir bölümü hayatında en az bir kez fal baktırmıştır. Hatta biz hatun kişilerin çoğu her türk kahvesinden sonra fal baktırır, olmadı şöyle bir fincanın içine göz atarız. Bu satırların yazarı bol bol fal baktırmış ve bakmış olmasına rağmen bunun nasıl yapıldığını bugüne kadar hiç teorize etmemiştir. Geçenlerde bir arkadaşa bakarken aniden aydınlandım. Önce aksiyomlarımızı söyleyelim, sonra teoriye geçelim. (Konuyu unutmayın, çok bilimsel bişey beklemeyin.)

    Fal fincanla ilgili değildir.

    Bunu çoğumuz biliriz, ama bilmezden geliriz. Fal denen şey, fincanla kartla çok ilgili değildir. Fal bakanın gözündedir. İç gözündedir, bakan nasıl baktığını bilmez. Kahve sadece bir araçtır. Fal bakan kişi bir çeşit transa geçerek, karşıda oturan kişi hakkında neler hissettiğini anlatır. Bazen kendisiyle de ilgili olabilir. Bir akımdır anlatılanlar. Aktığı sürece söylersiniz. Susarsınız, tekrar akmaya başladığında tekrar söylersiniz. Akmayan fal zorlamadır, kasmadır. Gereği yoktur. Usta falcı yüzünüze bir kere bakarak gelmişinizi geçmişinizi bilir.
    Tanımadığımız insanlara daha iyi fal bakarız.
    İlk görüşte hissedilenler doğrudur. Sonradan akıl işe karışır ve "o aslında iyi biri"lere başlar. İlk görüşte bir fikir oluştururuz. İçgüdü bilinçten çok daha eskidir ve tecrübelidir. Öte yandan tanımadığımız kişinin başındaki çorapları bilmediğimiz için o içimizde duyduğumuz sesi hiç filtrelemeden söyleriz. Karşıdaki şaşırarak bizi cesaretlendirdiğinde daha da söyleriz. O ses gerçektir. Kendine güvendiğinde bıcır bıcır konuşur.
    Bazen fala bakmak istemeyiz.
    Ters durumları daha hızlı hissederiz. Fala bakıp olumsuz konuşmaktansa hiç konuşmamak yeğdir.
    Fal bakan ve bakılan arasında bir bağlantı kurulur.

    Bunu bilirsiniz. Ya da bilmezsiniz. Bunu anlatabileceğimi sanmıyorum. yaşadıysanız gerek yok, yaşamadıysanız zaten tarif edemem.
    Fala bakan şimdiyi ne kadar doğru söylerse, gelecek hakkindaki tahminlerine o kadar çok inanırız.

    Şimdiyi biz biliriz. Falcı da biliyorsa ne ala. Doğrulamış oluruz. Geleceği bilemediğimiz için doğrulama şansımız yoktur. Öte yandan geleceği şimdi yaratır. Şimdiyi bilen, her yönüyle bilen, gelecek hakkında daha doğru tahminler yürütür. Geçmişi bilen, geleceği söyleyebilir. Öyle az değişiyoruz ki. Hayatımızın temasını değiştirmek için devrim gerekir. (Nerde bizde o yürek?)

    Gelelim teoriye

    Benim bulduğum teori son derece basit.

    Şimdiyi bilmek
    Fala bakan kişi (her nasıl yapıyorsa) zihin okumaktadır. Sizinle bir şekilde aynı dalga boyuna girer ve hayatınızı okur. Yüzünüzden okur, gözünüzden okur. O akmakta olan şey neyse fala bakan kişi onu algılıyordur. Belki mistik hiç bir şey yoktur bunda. Belki falcı dediğimiz kişi normal insanlardan yüzde 2 oranında daha fazla yüz ifadesini okumaktadır. Belki bizim gözümüzden kaçan bir mimik ondan kaçmıyordur. İstediğimiz kadar poker suratlı olalım kendimizi ele veren çok fazla işaretimiz vardır.

    Falcı zihni bizim bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz anlamda kelimesi kelimesine duymaz. O duyguyu algılar. Kendi duygu alıcıları ile bizim vericilerimiz aynı frekanstadır. Yaydığımız titreşimleri alır ve yorumlar. Bunu yaptıktan sonra ikinci adım çok daha kolay.
    Geleceği bilmek
    Bugünü bilen geleceği bilir. Çekim yasası ne der; bugün ne düşünürsek yarın o olacaktır. Eğer fal bakan kişi karşısında oturanın yaydığı titreşimleri algılarsa başına kısa vadede ne geleceğini tahmin etmekte zorlanmaz. Kötümser arkadaşımızı hep aksilikler buluyorsa, yarın da bulacaktır. Bilemedin öbür gün.

    Karşıda oturan kişinin enerjisini insan önce içinde algılar. Bazı insanları görünce içim aydınlanır, bazı insanlarla otobüste gözgöze gelsem moralim düşer, omuzlarım çöker. Bir yansıtma, bir yansıtma gitsin. Çekim yasası sürekli düşündüğümüzü ve anlık duygulanımlarımızın evrene sinyallerle gittiğini söyler. Falcılar bu sinyali görecek radarlara sahip kişilerdir. Kiminin sinyal şiddeti yüksektir, kiminin radarı iyidir.

    Fala inanma, falsız da kalma bilgelik içeren bir tavsiyedir. Her hangi bir kehanete inanmak onu güçlendirir. Fala baktırın, duyduğunuzda hoşlanmadığınız şeyler için bir içinizi yoklayın. Sonra da amaan saçmalık ayol diyin ve yürüyün gidin.

    Selamlar.

    Ağustos 08, 2007

    Gölgelerin gücü adına ve çekim yasasi

    "Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder. -carl gustav jung (çeviri doğan cüceoğlu)
    (alıntı
    ekşi sözlük-kaptanın seyir defteri)



    Gölge Jung un tanımladığı anlamda bizim bilincin derinliklerine gömdüğümüz ve sırt çevirdiğimiz uygunsuz benliğimizdir. Biz Doktor Jeykıl isteriz, arkamızda Mr Hide durur. Bazı şeyleri kendimizde bağdaştıramayız. “Var olmasını istemediğimiz şeyler” gölgede kalır. Bilincin tersidir.

    Gölgenin bizim bildiğimiz anlamda, iyilikle kötülükle çok ilgisi yoktur. Gölgemiz biz doğarken yoktur, ama biz büyürken büyür. Doğar doğmaz bazı davranışların, bazı düşünce ve duyguların kabul edilebilir, bazılarının kabul edilemez olduğunu anlamaya başlarız. Kabul edilemez bulduklarımızı hop arkaya atalım. Yok edemiyoruz madem, halının altına süpürelim

    Bir çeşit sandıktır gölge, içinde bastırdığımız ne varsa çıkar. Bizim görüntüyü kurtarmak için “ben aslında şöyle bir insanım”a uymayan her çeşit zerzevat orada birikir. Ve siz bunu unutursunuz. O sepet, o cesetler sanki orda değilmiş ve sızlanmıyormuş gibi davranırsınız. Rüyalara sızarlar, bilincin azıcık kontrolü azalttığı her anda çok değişirsiniz. Sizi tanıyanlar şok geçirir, ne kibar adamdı nasıl da söyledi o kaba küfürleri. Yok canım. Adam ne kadar kibarsa, bu ne kadar kurguysa, küfür o kadar ağır olacaktır. Ben yapmadım, gölge yaptı

    Gölge intikam alır.Hem de çok acıdır intikamı. Olmadık zamanlarda ele geçirir benliği, ortalığı yakar kavurur. Eş dost şaşırır, nerden çıktı bunlar. O mutlu evliliğin sahibi adam, hayat kadınlarıyla basılır.

    Gölge bir süre fısıldar. Burada değilim, ben karşının egosuyum, senle bir alakam yok der gibidir. Bütün kötülüklerin kaynağı dışarıdadır. Dış mihraklar iş başındadır. Hepimiz sütten çıkmış ak kaşıklarız, bir de diğerleri olmasa! Gruplarda çok görülür, ailelerde çok görülür. Bir kişi günah keçisi ilan edilir, istenmeyen tüm özellikler ona atılır. Ailenin müsrifliği konuşulmaz, tek bir kardeşe kalır savurganlığı sahiplenmek. Arkadaş gruplarında çok olur. Bir kişi seçeriz, kendimizde sevmediğimiz ne varsa ona yükleriz ve zaman içinde o kişi o ekibin parçası olmaktan çıkar. Bir süre herkes rahatlar, aynı döngü tekrar başlayana kadar. Gölge hesaplaşmasını yapamayan bütün gruplar kendini yok eder. Ya da belirli yansıtmaların üstü örtülerek idare ederler. İyi, kötü yaşayıp giderler.

    İstenmeyen şeyleri genelde kötüdür diye düşünürüz. Oysa kötülükten çok uygunsuzlukla ilgilidir. O zaman dilimindeki aile, toplum ve sosyal çevre yapısıyla ilgilidir. Bir dönem bir kadın içindeki hırsı gömmek zorunda kalır, bir diğer dönem de hırssızlığını. Bir dönem erkeklerin barışseverliklerini gömmesi gereklidir (i.ne misim oğlum saldırsana!), bazı sosyal çevrelerde öfke ve düşmanlık duygularını(son derece barışsever bir ailenin diğer çocukları döven çocuklarından utanması gibi)

    Bazen de çok ama çok değerli şeyleri gömeriz. Yetenek gibi, görüş gibi, iç görü gibi. Bazen iyilik aptallıktır, vericilik salaklıktır öğretisi güçlenir. İçimizden akması gereken iyilik gider gölgeye saklanır. Ne zaman birine kendiliğimizden bir şey yapacak olsak benliğimizle kavga ederiz. Gölge ele geçirirse bu sonsuz vericiliğe dönüşebilir, kendini tüketene kadar vermeye dönüşebilir.

    Gölge bulaşıcıdır, anne ve babadan çocuğa geçer. Derler ki bir ebeveynin çocuğuna yapabileceği en büyük iyilik kendi gölgesinin bilincinde olması ve bunu ona yansıtmamasıdı

    İstemediğimiz duygular biz git deyince gitmiyorlar. Kaybol deyince kaybolmuyorlar. Saklanabilirsin ama kaçamazsın. Gölge sepetini arkanda taşımak zorundasın. Yapacak en iyi şey ise, gölgeyi tanımak. Evet, seni tanıyorum, farkındayım. O sepetteki iyi, kötü ne varsa benimdir demek. Gözünün içine bakmak, söz vermek ve dinlemek gerek

    Gölgemizin de bir titreşimi var, onun kendi planları ve istekleri var. Siz bir eşim, iki çocuğum derken gölge seks istiyorum hem de herkesle diyor olabilir. Siz daha iyi bir iş istiyorum derken, gölge işi bırak, evde oturup yazalım diyor olabilir. Siz daha çok param olsun derken, gölge olsun ki ben onları her yere saçayım diyor olabilir.

    Çekim yasasını düşünürken bunları da hesaba katmakta fayda var. İstediklerimiz bir türlü olmadığında sorumlu biziz. Kendimize dönmemiz gerekiyor. Çekim yasasının söylediği en güzel şey şu. Her şey sende bitiyor. Hayır da sensin, şer de

    Ağustos 07, 2007

    Sigarayi Bırakmak isteyenlere Pratik Öneriler

    Hey yiğidin yoğurt yiyişi ayrıdır. Her insanın yöntemi farklıdır. Ben ancak kendim sigarayı bırakırken işime yarayan öğütlerden bahsedebilirim.

    • Kafanız bu işe tam olarak hazır olmadan başlamayın.
    Herşey kafada başlıyor. İçsel olarak hazır olmadan başlamak başarısızlığı getiriyor, çaresizlik duygusunu körüklüyor. Çok aceleye gerek yok. Nasılsa bırakacaksınız, zamanı bekleyin.

    • Doğru zamanı bekleyin.
    İşi yokuşa sürmeyin. Hem diyet yapacağım, hem sınava gireceğim, bir düğün, iki nişan organize edeceğim, şehir değiştireceğim, ev taşıyacağım... süreçlerine sigarayı karıştırmayın. İşinizi çok zorlaştırmış olursunuz. Sigarayı bırakmak belirli bir stres yaratacaktır. Bunu diğer stres kaynaklarıyla üst üste getirmemekte fayda var. (Öte yandan kimi insan "vurun lan vurun ben kolay ölmem" tavrını takınabilir, her işin altından aynı anda kalkabilir. Onları seviyoruz ve saygı duyuyoruz.)

    • Eşe dosta haber verin destek isteyin.
    Lost dizisini izleyenler bilir. Charlie eroini bırakacağı zaman, Locke ona demişti ki bunu benden üç kere isteyeceksin ve üçüncüde sana vereceğim. Yakın çevreyi planınızdan haberdar etmenin en temel üç yararı vardır.

    1. İradeniz zayıfladığında siz sigara istediğinizde en azından "emin misin?" diye sorarlar
    2. İnsan ne kadar güçlü de olsa dediği bir şeyi yapamıyor gözükmek istemez, biraz utanır.
    3. Sizin bu isteğinizi dinleyebilirler, anlayabilirler. Sigara istediğinizde alternatif bir aktivite önerebilirler. (Canlarım benim)
    • Bulabileceğiniz her desteği kullanın
    Özellikle quitcounter yazılımını öneriyorum. Çok faydasını gördüm.

    • Sigaradan fiziksel olarak uzak durun.
    Sigara içilen ortamlara girmeyin. Eğer içki sigara çağrıştırıyorsa bir süre içki içmeyin. Kahve çağrıştırıyorsa kahveden uzak durun. Yavaş yavaş geri gelecekler. Bu ilk bağımlılık çemberinin kırılacağı ana kadar geçerli.

    • Nikotin bağımlılığını ölçün.
    Her insanın nikotin toleransı aynı olmuyor. Mesela sabahları uyanır uyanmaz sigara içiyorsanız, sekiz saatlik bir yolculukta sigara içmezseniz daralıyorsanız, gece uykudan uyanmışken, ya da tuvalete kalkmışken bir tane yakıyorsanız sizde nikotin bağımlılığı ilerlemiş demektir. O durumda nikotin bantlarını kullanmak, takviye almak tek çözüm olabilir.

    • Sebepleri çözün. Senaryoyu değiştirin.
    Sigarayı büyük ölçüde psikolojik nedenlerle içiyoruz. İçinize iyice bakın. Neden içiyorsunuz? Bu gerçekten şart mı? Sigarayı çıkarınca benlik duygunuz mu zayıflıyor? Neden, neden? Bir manifesto mu içmek? Zevk için mi içiyorsunuz? Ben daha çok zevk için içtiğime inanmıştım. Sonra şunu farkettim. Günde kaç kere kahve içiyorum, kaç kere bir manzara karşısında kendimden geçiyorum. Zevk için içmediğim her sigaradan vazgeçmeye başladım. Keyif almak için içtiğim sigara günde beşi geçmiyordu. Zaten günde beşle kalabiliyor olsam bırakmazdım. Ama içenler bilir ki kazın ayağı hiç öyle değil.

    • Yardımcı anıları çağırın.
    Daha önceki başarılarınızı hatırlayın. Yakın akrabalardan, arkadaşlardan sigarayı bırakanları düşünün. İçinizde güç bulun. İç kaynakları yardıma çağırın. ("Babam ben küçükken sigarayı ani bir kararla bırakmıştı. Babamın sigarayı bıraktığı yaştayım, o yaptıysa ben de yaparım")

    • Sigara bırakma arkadaşı
    Genelde çift olarak bırakma eğiliminde olanlar oluyor. Bunun en önemli faydası dara düştüğünüzde arayacak bir "buddy" olması. Öte yandan, o başarısız olursa siz ne olacaksınız? Ben o yola gitmedim, riskli buldum. Bu yalnız yürünen bir yol.


    Umarım bırakırsınız.
    Bırakmazsanız da keyfinizce içersiniz.

    Ağustos 06, 2007

    Sigara ve çekim yasası

    Sigarayı bırakalı yedi ay, sekiz gün oldu. Artık bu konuda konuşmaya başlayabilirim. İçimdeki ses hele bir dur bakalım demeyi bıraktı. Kendimi resmen bırakmış hissediyorum. Yine de bir yıla kadar büyük konuşmamak lazım.

    Sigarayı nasıl bıraktım.

    Sigarayı bırakırken yardım aldım. Almadım demek doğru değil. En büyük yardım bu süreçte aksiliklerime katlanan, canımın sigara istediğini anlattığımda sabırla beni dinleyen ve yanımda olan arkadaşlarımdı. İkinci destek daha önce de bahsetmiş olduğum quit counter isimli yazılımdı.

    Önce sürecin en başına gidelim. Karar aşaması insanın içinde yavaş yavaş oluşuyor. Akciğer kanseri, sağlık sorunları, damar hastalıkları şudur budur. Bunları bilmek insanı sigaradan vazgeçirmiyor. Sanırım tarih çok uzak, bir de bana olmaz duygusu çok güçlü. Belki şöyle sormak lazım, kesinlikle akciğer kanseri olacağını bilsen bırakır mıydın? Kesinlikle akciğer kanseri olmayacağını bilsen bırakmaktan vaz geçer miydin? Zor sorular.

    Dediğim gibi, önce o kararın oluşması gerekiyor. Bende şöyle oldu. Sigara benim kimliğimin bir parçasıydı. Sigara içmeyen bir ben yoktu. O kişiyi tanımıyordum. 17 yaşımdan beri derdimde, tasamda, birini beklerken, yemekten sonra, kahveden sonra, hazla eşleşmiş bir keyif durumu ve o durumu yaşamaya alışmış bir ben. Bir resim çektirsem sigarasız olmazdı. Önce bu değişti. En zor kısmı da buydu. Sigara içmeyen bir ben kafamda canlandığı anda bunun gerçekleşeceğini anladım. Ordaydı, içimde duruyordu. İçmiyordu, canı istemiyordu, buna muhtaç değildi. güçlüydü, sağlıktan yanaydı. Sağlık sigortasına para harcamak istemiyordu. Kedi alerjisi vardı ama kediyi yollayamıyordu. Sigarayı yollayabilirdi oysa. Ve yolladı.

    Sigara içmeyen benle tanıştıktan sonra, yapmam gereken içen beni arkada bırakmaktı. Bundan böyle sağlıklı olmaya karar vermiştim.

    Sigarayı nasıl bıraktım? (I)

    On iki yıl boyunca günde ortalama 1-1.5 paket arası sigara içtim. Sigara içmekten keyif alan biriydim. Canı sıkıldığında sigarayla dertleşen. Ama en çok keyif. Güzel bir kahve, güzel manzara, gelsin sigara.

    Sigarayı bırakalı yedi ay sekiz gün oldu.

    İlk üç gün çok zordu. Bir merak vardı, acaba özler miyim, canım ister mi.
    İlk ay, iyiydim. Mutluydum.
    İkinci ay zorlandım. Canım çekti. Nefes aldığım oldu.
    Altıncı aya kadar bir sorunum olmadı.
    Altıncı ay canım tekrar sigara istedi, tatil, deniz, güneş, kitap, aşk. Sigara? Hayır, teşekkür ederim.
    Yedinci ay, sigara kokusu duyunca miğdem bulanıyor. Kendimi iyileşmiş hissediyorum.

    Bu süreci daha detaylı olarak anlatacağım.
    Öncelikle bu süre zarfında bana en çok yardımcı olmuş araçlardan birini tanıtacağım.

    QuitCounter

    Arkadaşlarım yazılım desteğiyle sigara bırakılır mı diye dalga geçtiler. Ciddiye almayınız efendim. Bırakılıyor. Bu yazılımı kuruyorsunuz, bıraktığınız tarihi giriyorsunuz. Ve her gün sizi gelişmelerden haberdar ediyor.

    Örnek:

    Yedi ay, sekiz gün, 20 saat ve 45 dakikadır özgürüm ve iyileşmekteyim. Hayat beklentimi 15 gün ve 8 saat arttırdım. 1114 lira kardayım.

    Bunu size her gün ve her saat söylüyor. Belirli zamanlarda kilometre taşlarınızı kutluyor, bugün 10 gün oldu, bugün 100ytl kar ettiniz gibi. Benim için inanılmaz bir motivasyon oldu. Sigara içmeniz bunu sıfırlıyor ve bunca birikimden sonra, bu kadar uzağa geldikten sonra insan geri dönmek istemiyor.

    Ağustos 01, 2007

    Çekim yasası

    Çekim yasası gerçek mi?

    Çekim yasasında bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyorum. Bunu kendi deneyimlerimden yola çıkarak söylemek kolay. Aklıma gelen başıma gelmiştir, gönülden istediğim dileklerim kabul olmuştur. Biri aklımdan geçiyorsa, o da beni düşünüyordur. Bu şekilde bağlantılar kurduğumuz arkadaşlarımız vardır. İnsanlar söz konusu olduğunda çekim yasasının işlerliğine sonuna kadar inanırım. Ancak o noktada dururum.

    Seç, beğen, al

    Secret kitabının yazarlarının iddia ettiği gibi evrenin sipariş katoloğu olduğu ve bizim sadece yemek sepetinden sipariş verir gibi kırmızı koltuk isterim, yeşil araba isterim, çek bir buçuk iskender yoğurdu bol olsun dediğimiz bir kurgu bana uzak. Evrene istek listemizi göndermek, onun da emrin olur kuzucuğum deyip başını eğmesi pek çok çelişik durumu içinde barındırıyor. Çekim yasasını var olma sorumluğunu varoluşçuların yaptığından daha net ve popüler bir sunumla insana geriveren bir araç olarak algılıyorum. Sizi uyuşukluktan, rüyadan uyandıracak bir umut, bir hedef gösterme. Pek çoğumuz istediklerine ulaşmak denen şeyin bir amaç ve bir zaman planlaması meselesi olduğundan habersiziz çünkü. Çekim yasası varolan anlayışımızı yıktığı sürece yaratıcı.

    Şer

    Öte yandan çok büyük bir riski de beraberinde getiriyor. İlk duyduğumda rahatsızlığını hissettiğim bir nokta vardı. Secret dvdsinde bahsedilen tanrı enerjidir, enerji tanrıdır hikayesi tam olarak Allaha şirk koşmak. Herşeyi siz yaratıyorsunuz ifadesi metaforik olarak anlamlı. Kelime anlamında ifade etmeye kalkarsan tekrar şirk koşma dehlizine dalıyorsun. Düşüne düşüne kendimize meteor çekebileceğimizi sanmıyorum. Çekim yasası kütlesel çekim yasası gibi bilimsel ve mutlak bir kural değil.

    Bir diğer mesele çekim yasasının hiç bir ahlaki yanının olmaması. Güneşin hem iyileri, hem kötüleri ısıtması gibi, siz iyi birşey de isteseniz, dünyanın sonunu da isteseniz fark yok. Bu sebeple çekim yasasıyla ilgili bir şeylere kalkışmadan önce belli bir sorgulama dönemi geçirmekte fayda var. "Bunu neden istiyorum"," gönlüm temiz mi", "gerçekten o dalga boyunda mıyım", "bunu istiyorum da acaba bu hakkımda hayırlısı mı bakalım" sorularını sormak işe yarayabilir. Çekim yasasının, sınırları abartılmadığı sürece ve psikolojik bir öğreti olarak kaldığı sürece zararsız olduğunu, o sınırı aştıktan sonra ise pek akla yakın gelmediğini düşünüyorum.

    Olumsuz duygular insanlar arasında olumlulardan daha çabuk yayılır. Çok eski zamanlarda grup içinden birimiz aslanı görüp korktuğunda hepimiz kaçışalım diye bulduğumuz bir savunma sistemi bu. (Yandaki görüp korktuydsa, artık senin de aslanı görüp korkmana gerek yok. Direkt kaç sen.) Olumsuz duygular yayarsan yakın çevren bunu alacağı için işlerin ters gider. İnsanlar güvensizliği ve endişeyi hissederler. Zayıflığı algılarlar.


    İnsanlar?

    Diğer insanlarla olan ilişkilerimizde çekim yasası birebir gerçektir. Siz hep aynı tür insanları çekiyorsanız kader değil sebebi var. Ancak bu da yeni bir gerçek değil. Pek çok psikoloji kitabında bahsedilen gerçekliklerden biri. Sizin o an ki ruhsal yapınıza uygun olan sosyal çevre içinde nefes alıyorsunuz, sizden daha huzurluları ya da huzursuzları bünyeniz kabul etmiyor. O anki psikolojik durumunuza göre, derdinize derman olacak kişileri buluyoruz. Ya da bir derdi tekrar oluşturarak bir çözüme gitmemizi sağlayacak insanları. Eğer belaysa bu, evet, belayı çekiyoruz. Bazen buna ihtiyacımız oluyor.

    Çek beni remizem çek beni

    İş görüşmelerinde, konuşurken işi çoktan almışcasına bir eda ile (içinde hissederek) soru soranlar işi alırlar. Size ihtiyacım yok diyenlerin peşinden koşarız. Kendinizi bir konumda hayal ediyorsanız insanlar bu duygunuzu koklarlar. (o kendine inanıyorsa biz de inanırız kolaycılığında rahatlarlar.) Kendini güzel bulanları biz de güzel buluruz. Bir hedefimiz varsa, her sabah o hedefe varınca olacakları sanki olmuşcasına düşünüp enerji doluyorsak ve önümüze çıkan adımları (focus of attention, hamile kalınca bütün hamileleri görmeye başlamak gibi) atıyorsak, yolu yürüyorsak, emeği koyuyorsak... Olur zaten.

    Bence her dileğin sonuna hayırlısı neyse o olsun diye eklemek gerek...

    Sevgiler. (geç saat)

    Su başında durmuşuz
    çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
    Su serin,
    çınar ulu,
    ben şiir yazıyorum,
    kedi uyukluyor,
    güneş sıcak,
    çok şükür yaşıyoruz.
    Suyun şavkı vuruyor bize
    çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

    Nazım Hikmet Ran

    Temmuz 31, 2007

    Çekim yasası neden bazen işler, bazen işlemez? (II)

    Çekim yasasını uygulamak ( ve/veya hayatını değiştirmek isteyenlerin) önüne çıkan bazı sorunlardan bahsedeceğim. (Kendimden biliyorum vallahi. Bazen yazarken ukala bir tonum oluyor. Bundan hoşlanmıyorum. Çekim listemde daha akıcı lay lay loy loy yazılar da var. Yeri gelmişken, lay lay… ) Ehem. Konuya dönelim.

    Şimdiki zamana saplanmak

    En çok başımıza gelen sorunlardan bir tanesidir bu. Durup durup halimizi incelemek. Tekrar bakmak. İlişki ne halde, ev ne halde, çoluk çocuk ne durumda, ne olacak işin hali, ne olacak memleketin hali. Sürekli olarak var olmakta olan sözüm ona gerçekliğe takılıp kalma halimiz. Ya da halsizliğimiz. Bazen gerçeklik dediğimiz iç karartıcı, yorucu ve can sıkıcı olabiliyor. Gerçeklik dediğimiz şey, “gerçekçi ol!” tınısı biraz olumsuz gelen bir tanı. Sanki “hayalci olma” alt metnini sırtında taşıyor. Oysa bu güne fazla takılmanın her gün banka hesabına bakmak, her gün tartılmak, ya da çaydanlığın başında suyun kaynamasını beklemek gibi bir etkisi var. Baktıkça kaynamaz, tartıya her gün bakarsanız oynamaz. Sürekli televizyonda benzer haberleri gördükçe ve köşe yazarlarımız aynı şeyleri otuz yıldır yazınca aynı hisse kapılıyorum. Günü analiz etmeye o kadar gömülüyüz ki, geleceğe dair bir tasavvurumuz olamıyor. Olamayınca hem kendi hayatımızı, hem de toplumsal hayatımızı vizyonsuzluğa ve aynılığa hapsetmiş oluyoruz. Sürekli önümüzdekine bakmak sadece var olanı arttırarak getirecektir. (Gelecek maçlara bakmamız lazım.)

    Dikkat odaklanması*

    Bu bütün memelilerde gözüken bir sorunmuş. Tavşanın araba farlarına takılıp kalması gibi, bizim için tehlikeli ve zor bir durumda bütün olası ihtimaller beynimizden geçtiği için kilitlenme ve harekete geçememe olarak tanımlanıyor. Bazen o anki halimizi o kadar çok ve derinden analiz ediyoruz ki bir türlü sonraki adıma geçmek mümkün olmuyor. Bu da bir önceki durumla oldukça bağlantılı. Bir de geçmişe takılıp kalmak var ki, hepsi birbiriyle akraba sorunlar.

    *Bu kavramla ilk olarak Richard Sennett in Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerine Etkileri kitabında tanışmıştım.

    (Gelecek yazı, ne yapabiliriz?)

    "I'm a rabbit in your headlights
    Scared of the spotlight
    You don't come to visit
    I'm stuck in this bed

    Thin rubber gloves
    She laughs when she's crying
    She cries when she's laughing

    Fat bloody fingers are sucking your soul away...
    (Away....away....away....)"
    Radiohead




    Çekim yasası - Karşıt görüşler

    Çekim yasasıyla ilgili araştırma yaparken şu siteye rastladım.
    http://aryanon.blogspot.com/

    Sırla ilgili ilginç yaklaşımları var. Üzerine düşünmek gerek. İlk fırsatta izlenimlerimi aktaracağım.

    Çekim yasası neden bazen işler, bazen işlemez? (I)

    Bende bu yetim kirazlar al al dururken
    Tek başıma kara gecelerde zar zor uyurken
    Yar eteğimde çakallar kurtlar ulurken
    İçine sinerse senin de kıyametin gelsin
    Sezen Aksu


    Bazılarımız çekim yasasıyla daha uyumlu, bu kesin. İstedikleriyle aynı dalga boyunda olmayı kolayca yapanlar var. Bir de ne yaparsa yapsın, ne kadar isterse istesin bir türlü istediklerine ulaşamayanlarımız var. Nedendir acaba diye düşünürken aklıma gelen birkaç olası sebebi paylaşmak istiyorum.

    • Alma duygusunda olmamak
    • Açlık duygusu
    • Şimdiki zamana saplanmak
    • Dikkat odaklanması

    “Alma” haline geçememek.

    Sadece şunu istiyorum bunu istiyorum demek ve sürekli onu düşünmek yeterli değil. Gelecek olan şeyi alma duygusunda olmak gerekiyor. Hani bazen “evet hazırım şu anda” hissiyatı olur ve tam da o sırada bir iş olanağı çıkar. Daha önce ya da daha sonra gelse yanlış olacaktır. Ya da bir kitapçıya girdiniz, rasgele bir kitap aldınız. Tam da o anki durumunuzu anlatan bir kitap. Daha önce on kere daha alır gibi olmuş ve almamışsınız. Çünkü tam aldığınız anda ihtiyacınız dorukta. Daha önce okusanız anlamayacaksınız belki. Zamanlama, algı ve olanak tek vücut olmuş gibidir. Her şey uyumludur. Her şey denk gelmiştir, taşlar yerine oturmuştur filan. Böyle denklikler olması lazım çekim yasasının işlemesi için.

    Açlık duygusu

    Bazen ihtiyacımız olanı alamadığımızı hissederiz, ”sevgi ver, bana daha çok sevgi ver,. İlgi ver, benimle ilgilenmiyorsun. Bana bir şeyler al doyur beni. Seks ver bana, para ver” diye giden ruh sızıldanmaları. Ruhumuz ağlar. Ruhumuz mızıldanır. Bir yandan isteyip bir yandan yokluğuna ağlamak uyumsuz duygular yaratır. Biz bu haldeyken çekim yasası çaresizdir. Karışık mesajlar verdiğiniz sürece o açlık gitmez. Odaklandığımız yoksunluktur, eksik olandır sürekli. Bir yandan, neden bana verilmiyor diye üzülürken, olumlu olmaya çalışmak ve uyumlu duygularla evet ben bunu hak ettim demek çok zordur. Örnek verelim. Seks için yırtınan erkekler bunu en az alanlardır mesela. Kızlar çok iyi bilir bunu. Abazanlık kokar. Eğer sizin o açlığınızı gördüler mi yandınız. Vermezler. Bakmazlar. O doygun, hiçbir şeyi kafasına takmaz gözüken adama giderler. İlgi isteyen insana ilgi verilmez. Asla yeterince ilgi alamaz isteyen. İlgi istemeyen, kendine yeter gözüken, benim size ihtiyacım mı var kuzum kadınlarına verilir ilgi. Yani çekim yasası da böyle bir şey. “Ooooo, senden çok var” dedikçe, artık neyse o senler gelmeye devam ediyor. Ağlayan çocuğa meme yok.

    Şükran yöntemi burada devreye giriyor. En kolay yoldan doygunluk yaratmanın yolu şükretmektir. Zenginlik insanın istediği her şeye kolayca sahip olmasıdır. Bunun da iki yolu var, ya olanağın çok olacak, ya da isteğin az olacak. Az parayla duygunluk gayet mümkün. Beklentiyi azaltırsan, “neden ben başkaları kadar kazanamıyorum” yerine, “yarabbi şükür kafamın üstünde bir dam var, aç değilim, açıkta değilim” insanı iki farklı ruh haline sürükler. Birincisi açlığı tetiklerken, ikincisi yeterlilik ve doygunluk duygusu yaratır.


    (Devam edecek...)


    Temmuz 30, 2007

    Çekim yasasının çekemediği

    "Gel
    Bana kalbini göster ne olur
    Sen değilsin bu, sudaki aksin
    Hadi gel kader değil bu,
    Hepimize öğretilmiş öfkeler
    Ne olur teslim olma!
    Bu kizgin, bu kalp kiran eller
    Bir zaman bebektiler
    Hadi gel
    Aslını göster
    Suretin çok zalim
    Çok mu üzdüler seni
    Sahiplenme, senin değil bu dikenler"

    Sezen Aksu



    A kişisiyle kavga ettiniz ve gelsin özür dilesin istiyorsunuz.

    Unutun. Çekim yasası bunu yapmıyor.

    Çekim yasası bize her istediğimizi veren büyülü değnek değil. Sınırları var. Başka insanların kararlarını etkileyemiyoruz. Onlar onların kendi çekimleriyle ilgili. Çok sevdiğiniz bir insana çekim yasası kullanarak ulaşamazsınız. Daha bildik yöntemler denemek gerek. Kalbinizi açmak ve yüz yüze konuşmak gibi.

    Kendimizi değiştirmemiz gerekiyor başkalarından önce. Önce kendimiz, önce algımız. Bunun kolay bir yolu olduğunu sanmıyorum. Yüzleşme denen şey zor. Acılı. Hatırlamak, temizlemek, tekrar başlamak. Tekrar hatırlamak. İlk adım belki de dışarıya yansıttığımız her şeyi içeriye almaktan, bir de öyle bakmaktan geçiyor. Hepimizin içinde sürekli ben yapmadım miki yaptı diyen bir ben var. Her dara düştüğümüzde sorunu dışarıda arayan bir işbirlikçi. Onun yüzünden başaramadım, bunun yüzünden yapamadım, gelemedim, gidemedim. Onlar benden nefret ediyor, onlar beni sevmiyor, ben haklıyım, onlar haksız. Yüzde yüz haksız. Ben yüzde yüz haklıyım.

    Kelimenin tam anlamıyla çocuklaşıyoruz. Bildiğimiz bütün savunmalar çocukken kullandığımız ve canımızı kurtaran işe yararlılığı kanılanmış yöntemler. Artık ne olmuşsa, hangi kuyulara düşmüşsek bazı çıkışlar bulmuşuz. Belki de artık kuyuda olmadığımızı benliğe anlatmaktır zor olan. Tehlike anında derhal sığınıyoruz. Baştan sarıyor makara.

    Tarih tekerrürdür lafı doğru. Sürekli başa saran bir mekanizma hayat. Sürekli kulağımızın dibinde sufle veren biri varmış gibi oynuyoruz rolümüzü sıkılmadan. Oyuncular değişiyor, şehirler değişiyor. Biz oyunu değiştirmediğimiz sürece zaman akıyor. İnsan iki kere aynı oyunda aynı rolde olduğunu anladığı anda durmalı ve etrafına bakmalı. Bir desen oluşuyorsa, aynı hikaye, aynı hikayeyse başa gelen, sirenler çalmalı.

    Bunun için önerilen yöntemlerden biri tersine çevirme. Daha önceki tepkiniz her neyse bu defa onun karşıtını yapma. Hep özür dileyen siz misiniz? Dilemeyin. Yoksa burnu büyük siz misiniz, özür dileyin, arayın sorun. Yüzleşemiyor musunuz, zorlayın kendinizi. Çıkın karşısına. Hep yüzleşiyor musunuz, kaçın bu defa. Konuşmayın.

    İlişkiler hep iki kişi. Bozulmadan, uzaklaşmadan hiçbir zaman tek bir taraf sorumlu olmuyor. Genelde bir denklik meselesi. Bizim vibrasyonumuz ve başkalarının ki uymayabilir. Siz almaya odaklanmışken, bu durumda olmayan bir başkasıyla yan yana durmak sorunlara yol açıyor. Tersi de geçerli. Herkesin kendi zamanı ve döngüleri var. Biz sadece kendimizi bilmek, başkalarına ve onların kendi zamanına saygı duymak, denk gelir de aynı yolda yürürsek belki el vermekle sorumluyuz. Elimizden gelen budur.

    Doğru zamanda ve doğru yerde kısacık zaman diliminde başa gelen eşleşmeler hayatın en güzel hediyesidir.

    (Güle güle arkadaşım.)

    ---

    "Esasen bunların hepsi uydurma. Samanyolu galaksisinin güneş sisteminin kokuşan bir gezegeni olan dünyada, insanoğlu kısacık bir süre için teğettir. Sonra herkes kendi meçhulüne yollanır, bir başına. İnsanoplunu insanoğlu kılan, insanoğlunun insanoğluna teğet çizdiği o kısacık süredir."
    Kadıncık, Viva La Muerte, Alev Alatlı






    Temmuz 28, 2007

    Çekim yasası ve beş soru

    • Çekim yasası neden bazılarına işler bazılarına işlemez?

    • Çekim yasasının işlemediği durumlar nelerdir?

    • Uygun titreşimde olmak nedir? (Allah titreşimini arttırsın. Titre ve kendine gel)

    • Türkiye’de uygulaması daha mı zor ne?

    • Fikirler ve planlar.

    Temmuz 25, 2007

    Depresyon ve çekim yasası.

    Olumsuz duygularla mücadele yöntemleri.

    • Kendine izin vermek: Canının sıkılmasına canının sıkılmasını önlemek adına, tamam burda biraz sıkılabilirim, Bunu hakketim demek.

    • Ilık duş: Duşun altına girip suyu enseye doğru tutmanın inanılmaz sakinleştirici bir etkisi var.

    • Müzik dinlemek: Daha once moral düzeltici etkisi garantilenmiş şarkılardan oluşan bir liste hazırlamak, el altında bulundurmak.

    • Önemsizleştirmek: ( Dünyanın sonu değil ya? Salla gitsin, o seni evde uyuyor zannetsin.)

    • Aktif olmak, spor yapmak. (Özellikle Tae-bo buna birebir. Kimi arkadaşlar yoga ya da pilates tercih edebiliyorlar. Basketbol, koşu güzel seçenekler)

    • Yüzmek.

    • Kendini iyi hissettiren filmlerden izlemek. Olumlu duygularla dolmak.

    • Kedi sevmek, kucağa almak, okşamak, kediyle kedi olmak. İcabında miyavlamak, benim yerimde kedim olsa ne yapardı acaba diye merak etmek.

    Bugünlük bu kadar, önerilere açığım bu konuda.

    Sevgiler.

    Temmuz 24, 2007

    Toplu çekim yasası (TÇY)

    Bu çekim yasasıyla ilgili kafamı kurcalayan bir konu var. Kendi hayatımızla ilgili gönülden istediğimiz şeyleri hayatımızda da görüyoruz. Acaba toplumsal olaylar için bu geçerli mi? Her kötümser tahminde bir gelecek mi yazıyoruz. Sürekli olumsuzu kurgulayarak başımıza gelecek kötü olaylara karşı aşılanmış mı oluyoruz.


    Seçimlerle ilgili olarak…


    Çekim yasası sen düşündüğün şeyi istiyor musun, istemiyor musun diye sormaz. Bunu bilmez. Aklından sürekli geçirdiğin şeyi getirir önüne. Bu bağlamda insanların yarısı AKP seçilsin, yarısı da aman AKP seçilmesin dediği sürece AKPnin seçilmesi kaçınılmazdır. Falanca başa gelmesin diye düşündükçe onun başa gelme ihtimalini arttırıyoruz . Filanca gitsin derken gitme ihtimalini azaltıyoruz. Çünkü verdiğimiz mesajlar kafamızdan geçen herşey o insanla ve grupla ilgili. Durmaksızın önümüze gelmesine şaşırmamalı.


    Artık ne istemediğimizi, kimi arzulamadığımızı sorgulayarak bir gelecek yaratamayacağımızı anlamamız gerekiyor belki de. Siyasi arenada sürekli bir gerilimimiz var. Çoğumuz için ne istemediğini söylemek, ne istediğini söylemekten çok daha kolay. Bütün derdimiz de bu.


    Bu ülke için olan bitenden memnun olmayanların memnuniyetsizliklerini kafadan atıp, bir gelecek kurgusuna soyunması gerek. Bir hayal yaratmak gerek, bir gelecek kurmak. Bir yarın tasarlamak. Bu tanım “olmayalım”ları içermemeli. Dogrudan olmasını istediğimiz şeyi tanımlamalı. Dünyanın en büyük ülkesi mi olmak istiyoruz. Dünyanın en adil ülkesi mi. Bir başka ülkeye referans göstermeden tanımlayabilmemiz gerekiyor. Artık hayal kurmamızın vakti geldi. Ve o yolda hareket etmek için cesaret ve inanç gerek.

    Bunu yapanların başarısı ortada.